/ / Kişiler arası ilişkiler
DidemKut

Kişiler arası ilişkiler

3940 kez görüntülendi 21.02.2012 |
Kişiler arası ilişkiler

Kişilik kavramı; bireyin kendine özgü olan ve başkalarından ayırt ettiren uyum özelliklerini içermektedir. Bu özellikler, bireyin bilişsel değerlendirmelerine dayanarak iç ve dış dünyaya uyum içinde geliştirmiş olduğu duyuş, düşünüş ve davranış örüntülerini kapsamaktadır.
Bu örüntüler, belli durumlarda belli duygusal tepki gösterebilme yetileri, engellenme ve çatışmalar karşısında yerleşmiş baş etme biçimleri ve savunma düzenekleridir. Kişiliğin oluşumunda; doğum öncesi, doğum sonrası ve çocukluk çağındaki fiziksel ve psikolojik koşullar yanında ayrıca olgunlaşma (maturation), öğrenme ve toplumsallaşma etkenleri rol oynamaktadır.
Kişiler arası ilişkilere yönelik kuramsal yaklaşımlar
1. Kişilerarası Kuram 2. Bağlanma Kuram 3. Kişilerarası Şemalar 4. Kişilerarası Döngü
Öfke
Öfke, günlük hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır ve insanlar bu duygularını farklı yollarla ifade ederler ve yönetirler (Tangney, Hill-Barlow, Wagner, Marschall, Borenstein, Sanftner, Mohr ve Gramzow, 1996 ). Öfke, doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen son derece doğal ve evrensel bir duygusal tepkidir. Öte yandan, belki de en zarar verici olabilen duygusal yaşantı olarak da tanımlanabilir (Soykan, 2003).
Benzer şekilde; Hankins ve Hankins(1988) de; öfkeyi belirli bir saldırı, eleştiri ya da engel karşısında kişinin yaşadığı içsel ve evrensel bir duygu olarak tanımlamışlardır.(akt.Batıgün; 2004).Öfke, Martin ve Watson’ a göre; kişilerarası ilişkilerde sorunlara,boşanmaya,çalışma yaşamında üretkenliğin, işlevselliğin bozulmasına, fiziksel ve ruhsal sağlıkta önemli sorunlara neden olabilmektedir.(akt., Soykan, 2003).Kimi zaman öfke ve saldırganlık kavramları birbirine karışabilmektedir.
Öfke, yoğunluğunda ve süregenliğinde çesitlilik gösteren içsel duygusal bir yaşantıyken; saldırganlık, kişiye, nesneye ya da sosyal sisteme zarar verebilen davranışlardır. Öfke ve saldırganlığın birlikte gittiği durumlar da söz konusu olabilmektedir. (Dobson ve Craig, 1998).Hem dışsal hem de içsel faktörler öfkenin ortaya çıkmasını tetikleyebilmektedir. Dobson ve Craig’e (1998) göre; bir arkadasınız, çocuğunuz, trafiğin sıkışıklığı ya da daha önceden başınızdan geçen ve sizi öfkelendiren bazı olaylarla ilgili anılarınız, kişisel sorunlarınızla ilgili endişeleriniz öfkenin ortaya çıkmasında tetikleyici rol oynayan faktörler olarak görülebilmektedir.
Öfkenin ifade edilmesinde; genel olarak üç yoldan söz edilmektedir. Öfke duygularının saldırganlıkla değil de, duygu ve düşünceleri yansıtacak şekilde ifade edilmesi en sağlıklı yoldur. İkinci yol; öfkenin bastırılıp daha sonra dönüştürülmesi ya da başka yöne yönlendirilmesidir. Bu yöntemin amacı bireyin öfkesini bastırıp, daha yapıcı davranışlara dönüştürmesi olmakla birlikte, öfke duygularına sürekli bu şekilde yaklaşmak çok sağlıklı olmayabilir. Bu durumda, öfke eğer açık bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendine döner ve psikosomatik rahatsızlıklara ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir.(Sahin, 1997).
Ayrıca Biaggio’ya (1980) göre, bilişsel yeterliliği engellemek de, kişilerarası ilişkilerde tehlikeye neden olabilmektedir. Madlow’a (1972) göre, başkalarından uzak durma, onlarla işbirliğini reddetme, bağımlılık davranışları, aşırı alttan alma, çekingen davranma, ağlama, stres altında olma duygusunun varlığı gibi belirtiler de öfkenin dolaylı olarak ifade edilmesini gösteren işaretlerdir.(akt., Soykan, 2003).
Öfkenin ifade edilmesinde üçüncü yol ise, sadece dışsal davranışların değil, nefes alıp verme, kalp hızı gibi içsel tepkilerin de kontrol altına alınarak, sakinleşmenin sağlanmasıdır.(Sahin, 1997). Öfkenin yapıcı bir şekilde ifade edilmesi sırasında öfkeli birey, diğer kişiyle olumlu bir ilişki kurmakta ve yürütmektedir. Birey kendi duygularına ilişkin doğrudan ve gerçek bir ifade kullanmaktadır ve kendini kontrol etmektedir. Öfkenin yıkıcı bir şekilde ifade edilmesinde ise, öfkeli birey ne pahasına olursa olsun kazanmak istemektedir ve fiziksel ya da sözel saldırıda bulunur. Ayrıca kendine zarar verici davranışlar içerisine de girebilmektedir.
Birey öfkelendiği kişiye karşı, öfkesini defalarca ifade etmezse, çeşitli psikosomatik belirtiler geliştirmeye meyilli hale gelmektedir.(Holt, 1970).Biaggio (1980), öfke ve kişisel özellikler arasındaki ilişkileri incelediği araştırmasında; fazla öfke tepkisi gösteren bireylerin; sosyalizasyon, kişisel kontrol, tolerans, esneklik ve sorumluluk alanlarında daha düşük değerler gösterdiklerini belirtmiştir.
Günlük hayatta öfke yaratan olaylar, diğerleriyle olan kişilerarası ilişkiler etrafında toplanmaktadır. Duygular kişilerarası etkileşimlerden ayrı olarak var olabilse de, genellikle kişilerarası ilişkiler bağlamında oluşan geçmiş, şimdiki ve hayali etkileşimlerin bir sonucudurlar. Başka bir deyişle, kişilerarası ilişkiler pek çok duyguyu ortaya çıkaran birincil faktördür (Wiseman, Metzl, Barber, 2006).
İnsanlar genellikle diğerleri üzerinde etki bırakan öfke tepkisinin farkındadırlar. Duyguların ifade edilmesinde sosyal bağlamın rolünü araştıran Evers, Fischer, Mosquera,24 Manstead (2005), pek çok kişilerarası sonucunun olması nedeniyle öfke üzerinde sosyal değerlendirmenin (appraisal) rolünün özellikle açık olabileceğini ileri sürmektedirler. Kadınlar ve erkekler farklı tepki verseler de, öfke durumlarında diğerlerinin tepkilerine duyarlıdırlar. Kadınlar, sosyal bağlamda öfkelendikleri kişiye karsı, erkeklere göre daha fazla öfkelerini bastırma eğilimindedirler ve daha olumsuz sosyal değerlendirmelerde bulunurlar. Araştırmalar, belli bir düzeydeki öfkenin olumlu işlev gördüğünü öne sürmektedir.
Öfke, bireyin kendisini tehlike karşısında koruması için harekete geçirir ve bireye enerji sağlar. Öfkenin yapıcı bir şekilde ifade edilmesi, kişilerarası ilişkilerde güven, yakınlık ve empatinin gelişmesini sağlar ve kişisel kontrol hissi vererek iletişim için temel oluşturur (Biaggio, 1980; Tangney ve ark.1996). Psikosomatik Bozukluklar “Psiko” ruh ve “soma” beden anlamına gelen iki Yunanca kelimenin birleştirilmesiyle oluşmus psikosomatik deyimi, bedenle ruh arasındaki karşılıklı iletişim ve etkileşime işaret eden bir kavramdır. Psikosomatik hastalıklar ise; psikolojik ve bedensel bulguların birbirini tamamlayıp bütünleştikleri, etiyolojisinde psikososyal streslerle ruhsal çatışmaların önemli oranda rol oynadığı bazı bedensel hastalıklardır(Çevik, 2000).
Psikosomatik hastalıklar” terimi yerine “Psikofizyolojik Bozukluklar” teriminin kullanılmasının daha uygun olduğunu öne süren Davison ve Neale (2004); psikofizyolojik bozuklukları, duygusal faktörlerle oluşan ya da daha kötüye giden gerçek fiziksel belirtiler olarak tanımlamaktadırlar. Hipokondriasis, konversiyon ve somatizasyon bozuklugu psikosomatik bozukluklarla karıştırılmamalıdır. Bu bozuklukların aksine, psikosomatik bozukluklar bedende hasarların olduğu gerçek hastalıklardır. Duygusal faktörlere bağlı olduğu düşünülen psikosomatik hastalıklarda, hastalık durumu hayali değildir (Davison ve Neale, 2004).
Tarih öncesinden beri ilkel toplumlarda ruh ve beden arasında bir ilişkinin varlığı bilinmekte ve hastalıkların kötü ruhlar tarafından meydana getirildiği düşünülmekteydi. M.Ö. 2500-500 yılları arasında Asur ve Babil uygarlıkları döneminde tıp, dinin egemenliğine girmiş ve insan, her yönüyle psikosomatik bir anlayış içinde düşünülmüştür (Çevik, 2000). Psikosomatik hastalıklar kavramının gelişim sürecine tarihsel açıdan bakıldığında; Antik Yunan kültüründe ilk defa Platon’un somato’yu etkileyen psise’den söz ettiği görülür, ancak çağdas psikosomatik bütünlükten farklıdır. Socrates; “Ne bassız bir gözü, ne de bedensiz bir bası tedavi etmek uygundur” diyerek psikosomatik tümcü anlayışı ortaya koymuştur.(Velioglu, 1991). Kaplan ve Sadock’a (1985) göre, ruhsal yapı ile bedeni birlikte alıp inceleyen “psikosomatik tıp” kavramı ilk defa 1818’de Alman psikiyatrist Heinroth tarafından uyku bozukluğu (insomnia) için kullanılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO, 1977) psikosomatik deyimini özel bir şekilde stresle bağlantılı olan fiziksel bir koşul ve bazı bireylerde hastalığa karşı genel bir psikofizyolojik eğilim olduğunu göstermek için kullanmıştır (akt., Tugcu, 1987).Psikosomatik bozuklukların tümü için yaygınlık oranını toparlamak olanak dışıdır. Fakat bunların her toplumda çok yaygın, bilinen hastalıklar olduğu da gerçektir.
Birinci basamak sağlık hizmetlerinde ve her türlü hastanede bu tür hastalıklar en sık görülen bozukluklardır (Öztürk, 2002). Psikosomatik bozuklukların çoğunun kadınlarda erkeklerden daha sık ortaya çıktığı görülmüştür (Tamada, 2005).Psikosomatik bozukluklar DSM II’de “psikofizyolojik” bozukluklar başlığı altında; DSM III’de ise, “Fiziksel durumları etkileyen psikolojik faktörler (FDEPF)”seklinde yer almıştır. DSM IV’te psikosomatik bozukluklar terimine yer verilmemiştir (Tüzer, 1997). Kişilerarası İlişkiler ve Psikosomatik Bozukluklar Yapılan araştırmalar; ortaya çıkmalarında ve ilerlemelerinde pek çok faktörün rol oynadığı psikosomatik bozukluklar ile kişilerarası ilişki tarzları arasında bir ilişkinin varlığına işaret etmektedir.
Ancak literatürde, doğrudan kişilerarası ilişki tarzları ve psikosomatik bozukluklarla ilgili olarak yapılan araştırmaların kısıtlı olduğu göze çarpmaktadır. Burada, çalışma kapsamında ele alınan koroner arter hastalığı, cilt hastalıkları, mide hastalıkları ve diyabet ile kişilerarası ilişkilerin ele alındığı çalışmalara ver verilecektir. Wright (1991) üniversite öğrencileriyle yaptığı çalışmasında psikosomatik bozukluk geliştiren bireylerin karakteristik özelliklerini ve aleksitiminin kişilerarası bileşenini incelemiştir. Sonuçlar, kişilerarası bileşenin önemli olduğunu ve psikosomatik bozukluğu olan ve olmayan bireyleri başarılı bir şekilde birbirinden ayrıldığını göstermiştir. Sifneos, Alexander ve Mc Dougal psikosomatik hastalarla yaptıkları psikoterapi gözlemlerine dayanarak bu bireylerin sosyal roller tarafından oldukça sınırlandırıldığını ve bu nedenle içsel ipuçlarından çok, diğerlerinden aldıkları ipuçlarına göre kendi davranışlarına yön verdiklerini ve kendi duygu durumlarını tanımladıklarını ileri sürmüşlerdir. Ancak Wright’ın çalışmasına katılan psikosomatik sorunu olan bireylerin bu hipotezi desteklemedikleri görülmüştür.
Aynı zamanda, psikosomatik sorunu olan bireylerin diğerlerindeki duyguları tanımlamada da yetersiz kaldıkları görülmüştür. Dolayısıyla diğerlerindeki duyguları gözlemleyerek kendi duyguları hakkında farkındalık kazanma konusundaki eksikliklerini telafi edememektedirler (Wright, 1991).Kalp damar hastalıkları üzerinde kişilerarası ilişkilerin rolüne dikkat çekilmektedir. Krause (2005) olumsuz etkileşimin yaşamın ileriki dönemlerinde kalp hastalıkları için bir risk faktörü olup olmadığını araştırdığı çalışmasında; özellikle eğitim düzeyi liseden düşük ve düşük sosyo ekonomik düzeydeki yaşlıların daha fazla risk altında olduklarını ileri sürmektedir. Bunun ötesinde, araştırma sonuçları, olumsuz etkileşimin kalp hastalığı üzerindeki zararlı etkilerinin ortaya çıkmasının 2 ila 4 yıl arasında sürdüğünü göstermektedir. Bulgular kalp hastalığı üzerinde kişilerarası ilişkilerin rolünün altını çizmektedir. Kişilerarası ilişkiler ve bağışıklık arasındaki bağ, psikonöroimmünolojinin en güçlü bulgularından biridir. Epidemiyolojik araştırmalar, sosyal izolosyonun hastalık ve ölüm açısından sigara, kan basıncı, obezite, fiziksel aktivite gibi kabul edilmiş risk faktörleri kadar önemli bir risk faktörü olduğunu ileri sürmektedirler.
KAYNAK: KİŞİLER ARASI TARZ, KENDİLİK ALGISI, ÖFKE VE PSİKOSOMATİK BOZUKLUKLAR Yüksek Lisans Tezi-Esra KARSLI-Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Siz Ne Düşünüyorsunuz?