Nevin Eracar/Psikoloji
Otizm nasıl birşey?
OTİZMİ ANLAMAYA ÇALIŞMAK
VE
YAYGIN GELİŞİMSEL BOZUKLUKTA ALTERNATİF YAKLAŞIM
Yazarın “Biraz Yer Açar mısınız”adlı kitabından alıntılarla yeniden düzenlenmiştir.
Yard. Doç. Dr. Nevin Eracar
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi
İstanbul Kültür Üniversitesi ve Arel Üniversitesi Öğr. Görevlisi
Aura Psikoterapi Sanatla Tedavi Ve Eğitim Merkezi Kurucusu
Otistikler Derneği Kurucusu
neracar@aurapsikoterapi.com
Otizm, pek çok disiplinden çeşitli alanların dikkatini çeken, ancak henüz sırları tam olarak keşfedilememiş bir tablo. Tüm otistikleri kapsayıcı birkaç temel özellik dışında ortak ve genel geçer tanımlara ulaşılabiliş değil. Hiçbir otistiğin otizm belirtileri bir diğerine tam olarak benzemiyor. Bu yanıyla otizm, bir yandan keşfedilemyi bekliyor, öte yandan bulabildiğimiz ip uçlarıyla beyin, sinir sistemi, psikofizyolojik süreçler ve psikososyal yansımaları arasındaki bağlantıların keşfine yeni yollar açıyor.Konunun temel kavramlar ve terimler bağlamında ele alınması, bilimsel ilkelerin ve felsefi temelin de dikkate alınmasına dikkat çekecektir.
Bu yazıada otizm kavramına farklı bir tanımlama ve bakış açısı ile birlikte terapi, eğitim ve toplumla entegrasyon alanında konservatif olmayan, alternatif bir bakış açısı ve yöntemlerle yapılan çalışma ve sonuçları irdelenmektedir.
Otizm Bir Gelişim Bozukluğu mudur?
Otizm: pek çok bilimsel yayında gelişim bozukluğu olarak tanımlanmaktadır. Öyle ise önce
otizmi bir “gelişim bozukluğu” olarak ele aldığımızda hangi süreçlerin etkili olduğunu görmeye çalışalım:
Hemen söylemek gerekiyor ki, “gelişim bozukluğu” terimi, (DSM IV, ICD 10) süreci belirli bir kategoriye oturtarak tanımlamaya dayanmaktadır. Psikiyatride ve genel tıpta alışkanlık, çoğunlukta görülen gelişim süreç ve/ya dizgelerini “sağlıklı”, bunun dışında kalanları “bozuk” olarak tanımlama yönündedir.
Her türlü duygusal ve düşünsel sapmadan korunmaya çalışarak terime, terimi oluşturan kavram ve bu kavramı belirleyen imge ve/ya imgeler düzeyinde baktığımızda şunları görmekteyiz:
En başta, “bozuk” diye tanımladığımız bir süreci “düzeltme” eğilimleri ile ele alırız. Düzeltme kavramı; “düzgün” ya da “doğru” sayılan bir modelin mutlak benzeri haline getirme çabalarını içerir. Oysa “hiçbir varlık kendinden başka bir şey olamaz” önermesini bir postüla olarak kabullenmekte zorlanmayız. Ancak bu postüladan yola çıkarsak bozukluk diye tanımladığımız bir sürecin oluş ve işleyiş mekanizmasını tam olarak algılayabilme olanağı kalmaz. “Bozukluk”arayışı ile başlayan tüm tanı, tanımlama ve değerlendirme eylemleri, bir başka yapıyı esas alarak akıl yürütmeye yol açar ve otizm diye adlandırdığımız gelişim sürecini ve tablosunu anlamaksızın değiştirmeye çalışmış oluruz.
Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde bu spesifik, lojik yanılsama yüzünden otizm için hemen hemen hiçbir gelişme sağlanamadığı görülmektedir. Bu yüzden otizme “gelişim bozukluğu” yerine “gelişim farklılığı” denilmesinin süreci ve yapıyı irdelemeyi kolaylaştıracağını kabul ediyorum. Zira bilindiği gibi gelişim bozuklukları adı altında toplanan hiçbir tablo birbirinin aynı seyretmez. Her biri kendi fiziksel, biyolojik,varoluşsal yapısı ve sosyal sınırları içerisinde apayrı özellikler içerir.
Yine de kendine özgü bazı ortak özellikleri bulunan bu farklı gelişim süreci nasıl oluşmaktadır? diye bakıldığında temel psikoloji alanlarından “gelişim psikolojisi” terimleri ve kavramları ile düşünmek durumundayız.
Gelişim; devinsel, sosyo-duygusal, bilişsel alan ve dil alanı gibi dört temel alanda olmaktadır. Tüm gelişim psikologları tarafından kabul edilen iki temel prensip vardır:
1.Gelişim bu dört temel alanda birlikte seyreder. (Bileşik kaplar örneği.) Bir alandaki farklılık, diğer alanlarda da farklılık yaratır.
2.Gelişim süreci, birbirini belirli bir sıra ile izleyen olgunlaşma ve değişimler sürecidir. Her evre, bir önceki evrede gelişen süreç üzerine oturur ve ondan etkilenir.
Otizm aslında bireyin sosyal çevreden koparak içe kapanması, diğer insanlarla etkileşimini, diğer insanlara benzer biçimde sürdürmemesidir. Bir psikiyatrik araz (semptom) olarak çeşitli ruh sağlığı problemlerinde, özellikle regresif psikotik tablolarda çeşitli düzeylerde görülebilir. Her semptom gibi otizm de adaptif (uyum sağlayıcı) olmayan bir savunma düzeneğidir. Bireyin yaşama uyumda zorlandığı zaman ortaya çıkar ve bireyi regresyon (gerileme) düzeneği ile mutlu ve rahat olduğu bir döneme geriletir. İnfantil Otizm ve benzeri bir tabloda muhtemelen sosyal etkileşimin olmadığı doğum öncesi döneme)götürür.
İnfantil otizm, (organik, biyolojik ve/ya fizyolojik nedenlere bağlı olsun ya da olmasın) gelişimin en erken evrelerinde başlayan, zaman içinde belirginleşen bir tablodur.
Yaşamın en erken evresinde sosyal çevre, (ilk sosyal varlık annedir) ve/ya diğer insanlarla ilişkilerin kurulmaması ve/ya kurulamaması, sosyo-duygusal gelişimin duraklama ya da saparak kendi biçiminde seyretmesine yol açmaktadır.
Yukarıda belirtilen iki temel gelişim prensibine dayanılarak otistik belirtinin sosyal-duygusal gelişmeyi engellemesi ve/ya değiştirmesi sonucunda bu alandaki farklılığa bağlı olarak diğer tüm gelişim alanları zorunlu ve sürekli olarak etkilenir ve farklılaşır. Otizm, tüm gelişim sürecine yön veren bir araz olarak sürece adını verir.
Buradan yola çıkarak otizmin ele alınışında yöntem, sosyo-duygusal gelişimin bir yolla sağlanması ve/ya bizimle ilişkiye geçme isteminin oluşmasını hedeflemek olmalıdır. Bu kanal açıldığında ortaya çıkan sosyal ve duygusal gelişim diğer gelişimleri de etkileyecektir.
Bir başka söylemle, yaşamın ilk evresinde bildiğimiz sosyal ilişkilere kapalı bir tablo olan “otizm”, bilinç ve bilinç öncesi dönemin iç içe geçtiği bir süreci içermektedir. (bu kavramların anlaşılması için, bknz. Dereboy,1993)
Şimdi bu sonuç önermesine dayanarak otistiklerde görülen özelliklere göz atalım. Otistiklerin duyum, algı, heyecan, biliş ve davranış özelliklerini tanımaya, tanımlamaya çalışalım.
Bireyi hangi amaçla olursa olsun, davranışlarından ve konuşmalarından yola çıkarak değerlendirmekteyiz. (Dışarıdan algılanabilen yön.) Ancak gerek konuşmalar gerekse davranışlar oldukça karmaşık yapılardır. Bireyin dışavurumu algı-heyecan ve düşünme gibi kendi içinde sürekli etkileşen pek çok bileşenin ortak ürünüdür.
Bizler çoğunlukla “normal” dediğimiz davranışlara dahi eşlik eden bu algılama, hissetme, düşünme boyutlarının her an farkına varamaz iken, otistik diye tanımlamakta olduğumuz insanların davranışları altında yatan bileşenleri ve/ya süreçleri anlayabilmekten çok uzak olduğumuzu kabul etmeliyiz. Zira bu davranışlar, farklı bir gelişim tablosu ile beslendikleri için duyumların, algıların, heyecanların ve düşünsel şemaların nasıl oluştuğunu bilmemekteyiz.
Ancak yine de bazı ipuçları yolu ile tahminler yürütebilir, temel bazı psikoloji ilkeleri ile onların davranışlarına ilişkin veriler elde edebiliriz. (Doğru veriler/tahminler kendilerine geri döndüğünde hemen mutluluk belirtileri gösteriyorlar. Seyrek de olsa anlaşılmak bizi de sevindirir.)
Olasıdır ki, otistikler, henüz dış dünyanın tanınması ve gerek fiziksel gerekse sosyal çevre hakkındaki ilk ipuçlarını alıp, algı organizasyonlarını gerçekleştirdikleri dönemde (otistik belirti dış dünya ile iletişime yön verdiğinden) daha farklı bir duyum ve algı yapısı gelişmektedir. Örnekle açıklarsak; pek çok nesneyi bizim alıştığımızdan farklı görmekte oldukları izlenimi uyanmaktadır. Yükseklikler, mesafeler, ısı ve ışık uyaranları değişik tepkilere yol açmaktadır. Açı, derinlik, renk, doku algılarının organizasyonu da bize göre farklı bir yapı ile gerçekleşiyormuş izlenimi vermektedir. Uçurumun kenarına kadar hızla koşup tam o noktada durabilme, hemen hemen hiçbir tehlikeye maruz kalmama, (düşme, yaralanma, yanma vb.) Pek çoğumuzun bildiği sürekli hareketlilik, hiperkinetik davranış paterni ve/ya stereotipik dediğimiz devinimler yine duyumlar ve algı şemaları ile ilgili görünmektedir. (Çevredeki her şeyin hareketli olması, sallanan dönen cisimlerin bulunduğu ortamlarda ortamın parçası gibi davranmak, durgun bir ortamda ise koşmak, sallanmak, dönmek gibi devinimler, algı düzeneklerindeki kendine özgü yapılara dayandırabileceğimiz ihtiyaçlarla besleniyor olabilir.)
Deri duyumları, bedenin bio-elektrik yapısında da bazı farklılıkların olduğunu düşündürmektedir. Örneğin; kendilerine çoğu zaman kolay kolay dokunulmasını istemezler. Özellikle dokunan kişinin nasıl ve niçin dokunduğu önemli bir belirleyicidir. (Dokunan kişinin kendi ihtiyaçları ön planda ise bundan rahatsız oluyorlar). Hatta kimi zaman bu dokunuşlarda şiddetli öfke tepkileri verirler. Dokunan kişi kendi algılama ve düşünme biçimi ile bakmaktan başka bir yol denemiyorsa bu öfke tepkisini anlayamaz, karşı öfke gösterir (ben ne yaptım ki, sadece sevdim veya burnunu sildim. Bu kötü bir şey mi diye düşünebilir). Bu karşı öfke otistiğin anlaşılamama yüzünden sürekli yaşadığı varoluş kaygısını harekete geçirir ve basit görünen bu eylem sonunda krizler oluşabilir. Otistik yakınları bu durumlarla özellikle toplum içinde sık sık karşılaşıp sonunda eve kapanırlar. Olasıdır ki dokunma duyusu da diğer duyumlarda gördüğümüz gibi farklı algı eşikleri ile organize olmaktadır. Aynı otistik, kendisine uygun ve onun istediği bir zamanda uygun bir doz ve biçim bulunarak (oyun, boğuşma,vb.) dokunulduğunda “yap hadi!” diye tekrarını isteyebilmektedir. Kimi zaman otistiklerin diğer psikotik süreçler gibi kendi canlılığını duyumsamak istercesine kendi canlarını acıtacak kendi bedenlerine zarar verecek eylemler yapmaları da gerçekliği ve bütünlüğü hissetme ihtiyacından olabilir.
Tehlikeleri sezme ve çevrenin sürekli izlenmesi, farklı bir dikkat sürecini düşündürürken şimdi ve burada olanı yaşama, çevredeki ayrıntıların farkında olma ve bir çeşit korunma ve uyum çabası olabilir. Pek çok otistik yakınından işittiğimiz bir paylaşım vardır:”Sanki zihnimi okuyor.” (Psikoanalitik yorumları bir yana bırakırsak) Bedenimizden, ses tonu ve yüz ifademizden aldığı ipuçlarının onun algı şemaları içinde sözlerden çok daha gerçek ve doğrudan mesajlara dönüşmesi olasılığı oldukça yüksektir. Bu yüzden aklımızdan bazen önüne geçemediğimiz nahoş bir düşünce geçtiğinde şaplağı yediğimiz zamanlarda geri dönüp içimizden ne geçtiğini anlamakta yarar olabilir. Onunla ilgili olsun ya da olamasın düşünce ve duyguların sanki özel bir kodlama ile otistik tarafından algılandığı ve özellikle kaygı içeren zihin malzemesinin ona bulaştığı ve onu kaygılandırdığı düşünülebilir. (belki bilemediğimiz bir bio-elektriksel etki ile)
Duyum ve algılar böyle keskin bir işleyiş içinde iken nasıl olup da bazı şiddetli gürültü ve/ya uyaranlara kayıtsız kalıyorlar, ve/ya adları ile çağırıldıklarında sağır gibi davranıyorlar gibi sorular akla gelebilir. Bu duruma yine psikolojinin ihtiyaçlar kuramından yola çıkarak açıklık getirebiliriz. A.Maslow, ihtiyaçların belirli bir sıra izleyerek ortaya çıktıklarını, bir ihtiyaç giderilmeden diğerine sıra gelmediğini söylemektedir. Bu durumda herhangi bir uyaranın uyaran olması için canlı üzerinde herhangi bir ihtiyacı harekete geçirmesi ya da gidermesi gerekmektedir. Bizler çoğu zaman sosyal ihtiyaçlarla konuşuruz. Eve bir geldiğinde, çocuğumuza seslenir, onun nasıl yanıtladığını göstermek isteriz. Bu bizim sosyal ihtiyacımızdır. Oysa otistik, bu sosyal ihtiyaçları farklı gelişimi nedeni ile hissetmez. Bizim başkalarına göstererek yaşadığımız doyumlar ona bir şey ifade etmez ve bu uyaranlara duyarsız görünür. Zorlarsak öfkelenir. Ancak onun ihtiyaçlarını içeren (yeme içme,sevdiği eylemler, gezme, yüzme vb. ‘ne ilişkin) uzun ve karmaşık cümleleri anlayıp uyguladığını bilirsiniz. Buradan çıkabilecek sonuç şudur: Diğer gelişim alanları gibi dil gelişimi de yine sosyal gelişim alanının kendine özgü yapılanışı içinde oluşur. Konuşmaların çoğunu anlarlar. Ancak burada da anlaşılması zor bir yapı ile karşılaşırız. Bazı otistikler konuşmazlar. Hiçbir sözcük dahi söylememiş olanlar vardır. Bazıları önceleri sözleri kullanmaktayken daha sonra bırakmışlardır. Bazı otistikler “ekolalik” dediğimiz tekrarlı konuşmalar yaparlar. Aslında tekrar dediğimiz bu konuşmaların iyi izlersek çok önemli ve ihtiyaca yönelik mesajlar içerdiğini görürüz. Spontan konuşması olan otistiklerin (şimdi ve burada olana uygun ve ihtiyaca yönelik) konuşmaları da çoğu zaman mesaj bakımından dikkate alınmamaktadır. Zira konuşmaları anlam bakımından yerli yerinde, ancak farklı bir tonlama ve vurgu içermektedir. Belki de sözcükler soyut simgesel nesneler değil, bağlamla bire bir ilintili somut nesneler, ortamın, bağlamın parçaları olarak işlev görmektedirler. Anlama sırasında iş gören beden dili ve diğer ipuçları konuşmayı içerik olarak beslememekte, konuşma çevreden geri bildirimlerle desteklenmediği için farklı gelişmektedir. Farklı tonlama ve vurgu, pek çok kimsede “o anlamaz ki!” gibi bir yanılgıya yol açmaktadır. Bu yüzden otistiklerle havadan sudan konuşulmaz ve onlar da kendilerini böyle öğrenirler. (Dereboy,1993)
Sosyal gelişimin diğer insanlara benzemediğini hatırlarsak bir otistiğin bize tuhaf ve anlamsız gelen bu hareketliliği insanların bulunduğu ortamlarda huzursuzluk duyan ve sürekli hareket eden diğer canlıları anımsatmaktadır. Kendine yabancı ortamda kaygı yaşamak normal insanların da tanıdığı, ancak kontrol ettiği ve uygun sosyal davranışlarla geçiştirdiği doğal bir süreçtir. (kabul görmediğimizi hissettiğimiz, bize yabancı gelen ortamlarda gerginliğimizi örtbas etmeye çalıştıkça midemizin kasılması, baş dönmesi, bulantı, terleme, titreme, ağız kuruluğu ve benzeri psiko-somatik reaksiyonlar, bu geçiştirmenin bedensel sonuçları olarak yaşanır ve ciddiye alınmazlarsa ilerki yaşamda önemli hastalıklara dönüşürler)
Büyük bir olasılıkla otistikler de, kendilerine benzemeyen insanların dünyasında kendilerini tehdit altında hissetmekte, şiddetli kaygılar içinde sürekli olarak bu kaygılarla boğuşmaktadırlar. Yöneticisinin karşısında kendini aşağılanmış hisseden biri oradan hızla uzaklaşmak ya da saldırıp onu yok etmek, bu sıkıntıdan kurtulmak ihtiyacındadır. Ancak sosyalleşme süreci içinde bu ilkel biyolojik program yerine orada durup başını eğmek ya da duruma ilişkin bir şeyler söylemek çabasını gösterir. (Dışarı çıkınca da kendi altındakileri haşlar veya kapılara tekme atıp sosyal ilişkilerini öfkesinden korur).
Hepimizin bildiği gibi tüm öfkeli ve saldırgan davranışların altında korku vardır. Varlığını tehdit altında hisseden bir canlı, ya kaçar ya da saldırır. Bu çok basit ve yalın doğa gerçeği ile otistik davranışlara baktığımızda, kriz adını verdiğimiz nöbetlerin çoğunun kaygı ve korku ile dolup taşan panikler olduğunu görürüz. Bu durumda paniği oluşturan koşulları, korku nesnelerini kaygı veren durumu anlamaya çalışmak çok yararlı olmaktadır. Ancak tam bu kriz durumlarında otistiğin çevresindeki insanlar da onun kendine ve çevreye karşı olan bu saldırganlığından korkup paniklemekte, durumu algılamaları imkansızlaşmaktadır. Gözlemler bu durumun bir kısır döngüye yol açtığını göstermektedir. Otistiğin anne ve/ya babası, evde, okulda, otobüste, parkta, restoranda bulunan herkes çıkan seslerden, kendini yerden yere atıp camlara vurmasından, kimseyi yaklaştırmayacak kadar sert ve hareketli olmasından korkar ve tabii korku ve kaygı ile öfkeli ve saldırgan davranırlar.
Çevredekilerin paniği, korku ve öfkesi otistiğin korku ve öfkesini tırmandırır. Bazı eğitim çabaları içinde ne yazık ki bu kısır döngüyü görmezden gelen ve teorik temelden yoksun manipülasyonlara rastlamaktayız. Bunlardan örnekler verecek olursak; öfke nöbeti geçiren bir otistiğe bağırmak, elini kolunu bağlamak, (kendine zarar vermemesi düşünülerek yapılsa da bunu yapan kişinin o andaki korku ve öfkesine ne denli hakim olabileceği belli değildir) ceza vermek, “ödül” adı altında verilen bir ihtiyaç maddesinden yoksun bırakma tehdidinde bulunmak, (seni beğenmiyorum, şeker alamayacaksın, bugün gezme yok,vb.) geçici bir süre için davranışı yönlendirip biçimlendirse bile bu kalıcı bir gelişim eğitimi değil, bir korkunun başka bir korkuya üstün gelmesidir. Bu durumda aslında eğitimden değil bir güç savaşından söz etmek gerekiyor.
Sokakta bu farklı insandan korkan birinin güç savaşını anlamak zor değil. Ancak bu savaşların eğitim adı altında örgün eğitim kurumlarında da yapıldığını görmekteyiz. Bu kurumların pek çoğunda çocukluk çağlarında eğitilmeye çalışılmış ancak ergenlik çağlarına geldiklerinde “artık buradan alacağı bir şey yok” hükmü ile okul dışında bırakılmış ve güya eğitilmiş ergen otistiklerde şunları görmekteyiz:
Kendilerine sunulan davranış biçimlendirme yöntemini gayet iyi kullanabilecek şekilde öğrenmişlerdir. Çevre ile ilişkilerinde bu yöntemi başarı ile kullanırlar. İstedikleri şeyleri elde etmek için çevredeki insanların ihtiyaçlarını keşfedip bu ihtiyaçlar üzerinden onları yönetebilirler. (“O.”eğitilmiş, ortaokul mezunu, matematik bilen ve kompozisyon yazabilen bir otistikti. Bize geldiğinde okul anıları canlandığı için çok öfkeli olduğunu söylediler. Kapı çalınıyordu. Kapıya kimsenin bakmasını istemiyordu. Karşı koyanları boğma hareketi ile tehdit ediyordu. Annesi onun hakkında konuştuğu zaman ise şunları söyledi: Ağzını açarsan ne yapacağımı biliyorsun. Bu sırada elleri pantolonunun fermuarını açma hareketi içindeydi. Anne bundan çok kaygılandı ve hemen sustu. “O.” öğretmenlerinden öğrendiği davranış biçimlendirme teknikleri ile annesinin davranışını biçimlendiriyordu.)
Bunların yanı sıra ifade edilmesi gereken çok önemli bir güçlük de otistiğin şimdi ve burada olan süreci algılamıyor gibi davranmasıdır. Aile bireyleri ve pek çok eğitimci bu durumla nasıl baş edeceğini bilmez. Tabii ki yine böyle bir durumun nasıl oluşabileceği hakkında çözümlemeci bir bakışımız olmalıdır.
Bizler, içinde bulunduğumuz duruma uyum sağlamaya çalışırken çevredeki uyaranlardan etkileniyoruz. Sesler, konuşmaların içeriği, beklentiler, sorumluluklar, ihtiyaçlar gibi iç içe geçmiş bir çok ipucu şu anda ve burada ne yapacağımızı belirliyor. Eylem içinde bulunduğumuzda duruma uymak genellikle daha kolay. Beden devinimi doğaya uyumlu bir biçimde şimdiki zaman ve mekanı yaşamamızı kolaylaştırıyor. Ancak hepimiz bazen yalnızca zihnimizin uyarıldığı durumlarda “o an” dan kopmuş başka yerlerde ve zamanlarda dolaşıyor gibi buluveririz kendimizi. Zihin fantezileri diyebileceğimiz (fantastik olmaları şart değildir) ortamlar, olaylar, görüntü ve yaşantılar bizi başka boyutlara sürüklemiştir. Televizyon izlerken birden bir süredir filimden kopmuş olduğumuzu fark ediverişimiz, elimizde bir kitap, güya okurken tam sayfayı çevireceğimiz sırada bu sayfada ne okuduğumuzu hatırlamayışımız gibi yaşantılar bizi pek de hayrete düşürmez. Yalnızca suçluluğa benzer bir duygu ile eleştirebiliriz kendimizi. Dikkatsizlik adını verdiğimiz bu durumlar, beynin geçmişte çözümlenmemiş konuları yeniden irdeleme, işleme ve çözme işlevi nedeni ile oluşan olaylardır. Özellikle belli ip uçları alınmış fakat sonuca gitmemiş konular istemimiz dışında da zihnimizi meşgul eder. Bazen bir problemimizin çözümü durumla ilgisiz bir zamanda aydınlanıverir. Bunlar normal dediğimiz sıradan zihin işlevleridir.
Şimdi ruh sağlığı bozuk olanlara göz atalım. Onların geçmişte çözülmemiş problemleri bize göre çok daha fazladır. Çoğu da bu yüzden sağlıklarını yitirmiş olabilirler. Böylece ortamdan kopup geçmiş dosyaların içinde boğuşmaktan şimdi ve burada olana uyum sağlamaları çok güç olacaktır. Geçmiş ne denli incitici ve karmaşık ise, uyum o denli güçtür.
Otistiklerin yaşamı ise en baştan başlayarak güçlüklerle, kabul edilmemişliklerle, anlaşılmamışlıklarla dolu. Şimdi ve burada olana duyarsız görünmeleri, durumla bağlantısız konuşma ve ses, hareket tekrarları yapmaları, küçük bir çağrışımla başka filmlerin içine gidivermeleri çok anlaşılır gelmektedir. Hatta bazı otistiklerin bu durumlarda içinde oldukları sürece ilişkin illüzyon ve hallüsinasyonları bile olmaktadır. Ayrıca hiçbir şekilde kendini anlayamayan varlıkların arasında kendi iç dünyasındaki nesnelerle ilişki kurmak çok mutluluk verici de olabilir. Hele bu hali ile çevreyi rahatsız etmiyorsa zaten onun nerelerde olduğunu merak etmeye de gerek kalmamaktadır. Başka resimler, başka filmler içinde yaşayıp durur. Ancak içinde yaşadığı başka durumlar onun için de çözümsüzlükler içerdiği zaman ki, çoğunlukla böyledir, aşırı hareketli, çevreden talepkar, yiyeceklere saldıran, çevreye zarar verebilen bir davranış paterni görülür. Olasıdır ki o da kendi biçiminde şimdi ve burada olmaya çalışmaktadır. Yiyerek, dönerek, sallanarak ve/ya her neyse, oldukça ilkel bir ihtiyaçla canlılığını hissetmeye çalışarak. Bu durumda yapılacak şey ve/ya alınacak tavır, onun yaptıkları ile ortamda bağlanan bir ipucu yakalamaya çalışmaktır. Bu bağlantı kurulabildiğinde kendisine ifade edilip (“belki de şimdi şunu hatırladın?” gibi) sorulduğunda şimdi ve burada olana dönüş çok kolaylaşmaktadır.
Yukarıda çok kısa olarak aktarılan örneklerin hepsi, bu bölümün başında belirttiğimiz temel yanılgıları canlı olarak kanıtlamaktadır. Farklı gelişen bir yapıyı anlamaya çalışmak yerine kendi yapılarımızı mutlak sanıp onu kendi modelimize göre biçimlendirmeye çalıştıkça korku ve öfkeyi artırıp biriktirmeye yol açmaktayız. Ancak yine de klinisyen ve eğitimci olarak otistiğin içinde bulunduğu ortamla birlikte yaşayabilmesi adına ve onun gelişimi için yapılabilecek eylemlerde hangi modelleri kullanacağımız sorusu gündeme gelmektedir.
Bir Alternatif Model Geliştirme Denemesi
Öncelikle, bilinmeyen bu yapıda ortaya çıkan kaygıyı azaltmaya çalışmak pek çok yarar getirmektedir. Kaygı, içinde bulunduğumuz durumu dahi algılamamızı engellediğine göre kaygının azaltılması ya da aşılması, en azından otistiğin uyaranlara açık ve duyarlı hale gelmesini sağlamaktadır. Buna örnek olarak otistiklerle yaptığımız kamplarda ve atölye çalışmalarında yaşadıklarımızı ve gözlemlerimizi aktarabiliriz.
Çalışma sonunda eve dönerken (bir an önce eve gidip uyumak istiyordum) Ece arabaya binmek istedi ve bunun üzerine krize girdi. Çaresiz kaldım. Krizdeyken bir ara “beni bana bırak dedim sana” diye bağırdı. Bu hücrelerime kadar etkiledi beni. “Bunu gerçekten istiyorsan gidebilirim Ece, evin yolunu bildiğinden eminim” dedim. Bunu söylerken çok kararlı ve sakindim. Ayağa kalkarak elimden tuttu ve “sen gitme nolur” dedi.(F.Y.)
Dilaya yeni sandaletlerini giydirdim, çıkardı. Bir daha giydirdim, tekrar çıkardı. Hiç kıpırdamadan çok kararlı bir ifade ile yüzüme bakıyordu. Sesimi sertleştirerek “giy şunları” dedim. Aynı ifadedeki hafif tebessüm kayboldu. Özür dilemeye başladım. Başkasına sinirlendiğimi ve ona bağırdığımı, bunun bir gerekçe olamayacağını, çok aptalca davrandığımı, saçmaladığımı söyledim. Sustuk. “Beni affettin mi?” diye sordum. Biraz uzağımda idi. Yanıma geldi, beni yanağımdan öptü ve diş fırçalamaya gittik.(B.G.)
Emre ile aramızda sözsüz bir iletişimimiz var. Emre gözlerini ve bedenini muazzam bir biçimde kullanarak ifade ediyor kendini. Ve kelimeler aramızdaki ilişkiyi, yaşananları anlatmakta tamamen yetersiz kalıyor. B.’nin de ifade ettiği gibi epikriz gibi oluyor yazılanlar.
Daha önce de ifade ettiğim gibi Emre özbakım becerilerini gerektiren şeyleri benim yapmamı istiyordu. İlk gün tamamen, devamındaki günlerde ise dozu azaltarak destek oldum. Artık dördüncü gün desteğime ihtiyacı kalmadı. Kendi giyinip soyunuyor, tuvalete gidip, sonra sifonu çekip ellerini yıkıyor (başlangıçta hemen çıkıyordu), tabldotunu kendi alıyor ve yemeğini yiyor, 2. ve 3. tabağını servis masasına giderek kendi istiyor ve daha birçok şeyi kendi yapıyordu. Annesinin ilk günkü sözlerini düşünüyorum: “Kocaman görüntünün altında küçük bir çocuk var”. Olanak tanındığında, Emre kendine yetebileceğini gösterdi.(F.A.)
Tekne gezisinde bir ara, sık sayılabilecek nitelikte tekrarladığım bir hareketi yapıyordum. Bileziğimi parmaklarımda döndürüyordum (demek ki stereotipik hareketler sadece otistiklere özgü değil!). Emre kolumdaki diğer bileziği istedi, verdim. Biraz oynayıp, yüzüme bakarak suya attı. Sadece “Neden attın Emre?” dedim. Ancak sonradan düşündüğümde, bu üç kelimeyi ifade ederken öfke, üzüntü ve şaşkınlık olduğunu gördüm. Bunu söylerken duygu ifade etmediğimi düşünüyordum. Ancak Emre öyle duyarlı ve halden anlayan biri ki, ifademdeki anlamı benden önce fark edip buna göre davrandı: Bir süre bana dokunmadı. Ben sakinleştikten sonra ( ki dışarıdan gözlemleyen tepkimi ancak Emre anlayabilirdi ) benimle ilişki kurdu. (M.S.)
Otistiklerle yapılan bu çalışmalarda gönüllü çalışmacıların yer alması, yukarıda belirttiğimiz savdan kaynaklanmaktadır. Çalışmacılar profesyonel koşullarda çalışsalar bile bu alanda çalışmayı bilerek ve isteyerek seçen kişilerdir.∗
Resim, müzik, tiyatro ve seramik dallarında çalışma yapan eğitimci-terapistler∗∗ , uzunca bir süre (en az bir ay) ortama gözlemci olarak katılmakta ve otistiklerle birlikte çalışmaktadırlar. (örn: seramik sanatçısı, çalışmaya kabul edilmeden önce kendisi ile terapötik bir anlaşma ve kontrat yapılır bu kontrat bu alanda niçin çalışmak istediğinden tutalım, neleri göze alabileceğine değin geniş bir sorgulama ve gözden geçirme sürecinin başlangıcıdır. Gerçekten isteyip istemediğini anlamak ve daha sonra sorumlulukları taşımak için bu zorunlu bir süreçtir. Daha sonra ortama katılır ve protokol yazarak (yaşantılarının ve sürecin güncesi sayılabilir) gözlemlerini biriktirir. Uygun hissettiği zaman proje danışmanı ile görüşmeye gelir. Kendi istemi ve hazır oluşu önemlidir. (Çalışmacıya da zorlama yapılmaz). Otistiklerle çalışmaya başlayacağı zamana kadar ve ondan sonra da istediği oranda örneğin resim ve/ya müzik ve/ya tiyatro çalışmasına çocuklarla birlikte ve onlardan biri olarak katılır. Birlikte öğrenmekte olan biri, otistikler için “model”oluşturmaktadır. Daha sonra kendi çalışması için bir proje hazırlar. Proje, her çocuk için uygun hedefleri içerdiği gibi grup için belirli hedeflere de yönelik olabilir.
Hazırlanan projeler esnektir. Temel ilke; hiç kimseyi zorlamadan ilgi, dikkat çekerek özendirici olabilecek ortam ve uyaranların sunumu ve spontan tepkilerin uyarılması, spontan, yaratıcı eylemlerin geliştirilmesidir. Davranış biçimlendirme yoktur. Her çalışmacı kendi sanat alanına ilişkin yöntem ve teknikleri ortama ve ihtiyaçlara göre seçer ve uyarlar. Bu projenin hazırlanması ve uygulanması, belirli aralıklarla süpervizyonu ve yeniden geliştirilmesi, çalışmacının da gelişimi ve yaratıcılığını artırmaktadır. Önceden belirlenmiş statik konservatif eylemler yerine sanat nesneleri aracılığı ile karşılıklı bir değişim ve gelişim gerçekleşir.
Ortak ve paylaşımcı alanları sanat ögeleri ile yaratmaya çalışıyoruz.
Biçimler, renkler çekici geliyorsa resimle, çamura dokunmak ilginç geldiğinde seramikle, ses çıkarmak, şarkılar ve ritmler keyifli gelirse müzik nesneleri ile, devinim, dans ve tiyatro ile çağırıyoruz onları atölye ortamlarına. Ortamda var olan sanatsal uyaranlardan o andaki eğilimlerine yakın olana yönelerek seçiyorlar çalışma /yaşama/etkileşim /gelişim yolunu. Her canlının hareketine ihtiyaçların yön verdiği gerçeğinden yola çıkarak o gün o anda yaptığı seçimin doğru ve kendine uygun seçim olduğu kabul ediyoruz. Kısaca onu ve onun seçimini ciddiye alıyoruz.
Resim; kendi iç dünyasındakileri dışa vurabilmesi için önemli bir araç niteliğinde. Ancak resim terapisti/eğitimcisi özel ve uygun teknikleri ona sunabildiğinde ve kendi ihtiyaç ve alışkanlıklarından soyutlanabilmiş biri olarak onunla dürüst /gerçek bir ilişki kurabildiğinde. Kağıtlar, boyalar, renkler, biçimler, modeller ve daha birçok nesne, bu ilişkinin eğitsel/terapötik araçları.
Seramik çamuru; bir otistik ( ya da herhangi biri) için “ben” ve “o” ayrımını yapabileceği önemli bir geçiş nesnesi.(Winnicott 1896-1971) Çamur ilk dokunulduğunda farklı, birkaç dakika sonra farklı, yarım saat sonra daha başka duyumlar verir. Aklınızdaki şekli vermeye çalışırsınız , o size biraz uyar ama biraz da kendi gibi olur. Genellikle beklediğinizden farklı bir şey çıkar ortaya. Tıpkı iki insan arasıda olduğu gibi. Böylece seramik çamuru ile uğraşan bir otistik belki bizi daha kolay kabul edebilir.
Tiyatro, dans ve müzik, bizim kendi içimizdeki otistikle karşılaşma/buluşma için harika bir ortam olabilir. Böylesi bir ortamda bizi, eğitimci ve terapistleri ve normal(!)leri kendi otistik dünyası içinde görmek onu bize yaklaştırır. Biz ona yaklaşmışken!
Otistikler için böyle bir programla çalışıyoruz.
Bu süreç içinde otistik, bize benzemeye zorlanmak yerine değişik ve çeşitli davranış modelleri görmekte, giderek bize de uygun olan fakat zorlamadığımız pek çok davranışı geliştirmektedir.
Dila,11 yaşında. Çalışmaya başladıktan iki ay sonra ilk kez salamı bıçakla keserek yemiş. Alışkanlığı ısırarak yemek iken ve ona resim, müzik, tiyatro ve seramik atölyesinde salam kesme davranışı öğretilmediği halde!
Örneğimizi yukarıdaki savımızla bağladığımızda, üç önemli unsurun belirtilmesi gerekiyor:
1-Ortamda öfke yok! Çalışmacılar istekli ve keyifli, “bir yere yetişmiyoruz.”
2-Dayatılan doğrular yok! Herkes özgürce kendine hoş gelen şeyi seçiyor. (Yalnızca
çalışmacıların çalışma etiği ve ilişki ilkeleri var. Kontratla kabul ettikleri ilkeler.)
3-Ortam ve nesneler araç, esas olan ilişki!
Bu sistemle çalışmada dinamik-entegratif bir model gerçekleşmektedir.
Modelin dinamik olma özelliği, ortaya çıkabilecek yeni değişim ve gelişimlere duyarlı ve esnek olmasıdır.
“Bu çocuklarla çalışacak kişinin kendi mesleğinde çok iyi olması yetmemekte, bunun yanısıra onları sevmesi, tanıması ve onlar için yararlı olabilecek etkinliklere onları katma olanaklarını bulan kaşif olması gerekmektedir.”2
Gönüllü eğitimcinin çalışması, otistikle bire bir karşılıklı etkileşim içinde her ikisinin de kendi spontanlık ve yaratıcılığını esas alan, birlikte karşılaşılan yaşam güçlüklerini çözmek amacıyla karşılıklı atılmaya çalışılan adımlar üzerine kurulu canlı ve dinamik bir desen üzerine gelişir.
Bu dinamik ve canlı desen yaratıcılığı harekete geçirme işlevini üstlenen bir modeli öngörür. Burada yaratıcılıktan kasıt şimdi ve buradaki ihtiyaçları gidermek ve yaşamın her anını işlevsel duygu ve davranışla üretmek için yeniden oluşturmaktır.
Otistik bireyle birlikte yemek yemek, düğme iliklemek, otobüse binmek, ve yolculuk yapmak, yüzmek, birlikte uyumak, gülmek ve şarkı söylemek gibi yaşam kesitlerini paylaşmak gönüllü eğitimci için hiçbir ders materyalinin ve öğretmenin sunamayacağı bilgi ve deneyim ortamını sunmaktadır.
Eğitimcinin yeniden eğitsel ortam oluşturabilme, model olabilme yeterliğinin arttırılabilmesi için otistikle birlikte iken yaşananların süpervizyon içinde tekrar ele alınması gerekmektedir. Yaşanan gerçeklikten bunların teorik karşılıklarına, somuttan soyuta ve özelden genele gidilerek alınan süpervizyon, eğitimciye daha sonra kullanacağı yol ve yöntemler konusunda bakış açısı kazandırmaktadır. Pratiğin belirlediği içerik ve süpervizyonun teori ile belirlediği biçim gönüllü eğitimcinin eğitiminin işlevsel döngüsünü tamamlamaktadır.
Modelin entegratif oluşu ise, model içinde yer alan her bireyin (otistik öğrenci-çalışmacılar-proje danışmanı-eğitimciler-terapistler- aileler) birbirinden etkilenerek gelişmesidir.
Sistemde yer alan her halka hem yatay hem de dikey hareketlilik içinde varolur. Düzenli aralıklarla yapılan eğitimci-terapist süpervizyonları çalışmacılar arasındaki ilişkileri de düzenlemek ve sağaltmak amaçlıdır Yine düzenli aralıklarla aileler ele alınır. Çalışmacıların da katıldığı bu oturumlar otistikler üzerinden yaşanan etkileşimin gelişimi besleyici öğeler taşıması amaçlıdır. Aile bireyleri ve çalışmacılar duygu ve düşünce düzlemlerinde karşılaştıkça bir çeşit bütünsel bilinç karşılaşması gerçekleşmektedir.3 Bu çalışmalar eğitim formatı ile değil sağaltım veya terapi formatı4 içinde gerçekleşir. Dıştan içe görev yükleyici değil, içsel olanın dışa aktarımı düzenekleri ile işler.5
Birçok araştırma ve yayınlarda rastladığımız ailelerin eğitime katılımı konusunda araştırmacıların önerileri akla yakın gelmekle birlikte pratik yaşamda işleri iyice zorlaştırmaktadır. Zira aile bireyleri özellikle de anne, pek çok zorluğu kendi başına üstlenmekten dolayı hem dermansız kalmakta, hem de uzun yıllar içinde çaresiz kalmaktadır. Ayrıca yukarıda belirttiğimiz otistik duyarlılığı aile bireylerinde zaman içinde birikmiş öfkeleri mıknatıs gibi aldıkça malum kaygı ve korkular öfkeyi karşılıklı artırmaktadır. Bu yüzden yukarıda belirttiğimiz modelde görüldüğü gibi çalışmacılar ve aileler birleşik oturumlar içinde ve terapötik çerçevelerde çalışmalı ve projelerini sürekli değişebilen ihtiyaçlara göre geliştirmelidirler.
Otistik çocuğa sahip olan bir aile, çocuğunun yaşıtlarından farklı olduğunu duyumsamaya başladığı andan itibaren önemli güçlüklerle karşılaşır. Bu güçlüklerden başlıcaları şunlardır:
1. Başvurulacak doğru profesyonel kişilerin bulunması: Profesyonellerin kendi aralarında varolan kavram, terim ve tanı ayrılıklarının gelişim farklılığı bulunan bireye ve aileye yansıması sonucu doğru tanı konuluncaya kadar yitirilen zaman ve profesyonellere duyulan güvensizlik neden olduğu çaresizlik duygusu.
2. Düzenli, sürekli ve güvenli eğitim ve/veya sağıltım kurum ve programların olmayışı.
3. Hazırlanan eğitim ve sağıltım programlarının uygulanışında yaşanan güçlüklerle baş edememe.
Sayılan bu ögelerin aile içinde otistik çocuk doğmadan önce varolan dengeleri bozduğu klinik çalışmalarda gözlemlenmektedir. Sistem kuramı açısından bakıldığında farklı gelişim gösteren bireyin doğumuyla oluşan değişim, ailedeki diğer bireylerin kendi varlık alanlarını korumak içgüdüsü ile, değişime karşı direnç göstermelerine neden olur. Zaman içinde gelişen ve bilişsel olarak ilk anda farkedilemeyen bu direnç, yeni duruma uyum açısından bir engel oluşturmaktadır. Yeni durumla birlikte sistemde meydana gelen dengesizliğin giderilmesi ve sistemin yeni duruma uygun denge sağlaması için otizm sağıltım ve eğitim programlarında ailenin de düzenli olarak ele alınması gerekmektedir. Bu gereklilik, otizmin ele alınışında otistik bireye sunulan hizmetin döngüsel işlevselliğini arttırmaktadır.
Aileler İçin Sağıltım-Eğitim Hizmetleri
1. Eğitim Danışmanlığı: Otistik çocuğun aldığı kurumsal eğitimin kurum dışında da sürmesi eğitimde süreklilik ilkesi açısından gereklidir. Öğrendiği kavramların ve geliştirilmesi beklenen becerilerin yaşama geçirilmesinde okul-kurum tutumu ile ailenin tutumları arasında tutarlık olması zorunludur. Normal çocukların eğitiminde de esas olan bu tutarlılık zorunluluğu otistiğin duygu dünyasının düzenlenişinde özel bir önem taşır. Bu nedenle:
a) kurumda kazandırılan davranışsal ve bilişsel gelişmenin aile içinde pratiğe dönük uygulanması ailelerin işi ve bir bakıma yükümlülüğüdür. Ailenin öğrenmesi ve geliştirmesi beklenen uygun ve doğru tutum çocuklarla kurulacak tüm ilişkiye yön verecektir.
b) pratiğe dönük uygulamalar ve ilişki biçimi aileye gerektiği gibi öğretilmeli ve kazandırılmalıdır.
c) ailelerin, otistik çocuğun uzun süre nasıl bir program içinde ele alınacağı konusunda sürekli ve düzenli bilgilendirilmesi gerekmektedir.
2. Sosyal Danışmanlık: Otisitk bir çocuk, ailedeki kurulu tüm dengeleri etkilediğinden, bir sistem olarak aile yeni dengeler ve düzenler geliştirmek zorunda kalmaktadır. Bu süreç içerisinde uyum güçlükleri aile içi ilişkileri olduğu gibi, ailenin dış çevresi ile ilişkilerinde de yaşanmaktadır. Ailenin diğer üyeleri, özellikle kardeş, değişen dengelerden çoğunlukla olumsuz etkilenmektedir. Bu dönemin daha az zararla atlatılabilmesi için aileye sürekli olarak sosyal danışmanlık hizmeti verilmelidir. Anne-babanın yeni duruma uygun işbölümü geliştirebilmesi, hem otistik çocuğun, hem diğer kardeş(ler)in, hem anne-babanın yaşam alanı ve haklarının olabildiğince daraltmadan varolabilmelerine olanak sağlayacaktır.
3. Koruyucu-sağıltıcı çalışmalar: Otistik ya da özürlü çocuğun varolduğu ailede değişen dengeler kimi zaman ailedeki diğer bireylerde depresyon belirtilerinin de ortaya çıkmasına yol açar. Depresyon kimi zaman kendini tipik bir tablo ile gösterirken pek çok kez de somatizasyon bozuklukları biçiminde belirebilir. Kardeş giderek uyumsuz davranışlar gösterebilir. Vaktinden önce olgunlaşmak zorunda kalış ve kendi çocukluğunu öne çıkaramama, büyümeye tepki (psikososyal cücelik), okul başarısızlığı, uyku bozukluğu, tüm aile bireylerinde psikosomatik bozukluklar, hatta psikyatrik bozukluklar izlenebilir. Bu yüzden koruyucu ve sağıltıcı ruh sağlığı hizmetleri otistik çocuğun ele alınışında çok gereklidir. Ayrıca yapılan diğer çalışmaların bir bütünleyicisidir.
Sağıltım-Eğitim Hizmetlerinde Yöntem ve Biçim
Eğitim danışmanlığı, sosyal danışmanlık ve terapötik çalışmalar, bireysel ve grup teknikleri ile gerçekleştirilebilmektedir.
1. Bireysel Görüşmeler: Aile bireylerinin kurum içinden ya da dışından görevlendirilen bir uzmanla gerek çocuğun durumu, gerekse konuya ilişkin olarak kendi güçlükleriyle ilgili görüşebilmesi sağlanmalıdır. Bu hizmet, önceden hazırlanan bir programla düzenli olarak yürütülebileceği gibi gereksinim duyulduğunda da başvurulabilir olmalıdır.
3. Aile Görüşmeleri: Otistik çocuk ailesi olmaktan ötürü sürekli etkilenen aile düzeni için zaman zaman ailenin toplu olarak ele alınabileceği düşünülmelidir. Bu gereksinim doğrultusunda ailelere uygun yöntem ve yönelimlerle aile terapisi verilir.
4. Sağıltım-Danışma Grupları: Kurum çalışma takvimi içinde düzenli aralıklarla gereksinime dönük olarak otistik çocuk aileleri için açık ya da kapalı sağıltım gtupları oluşturulması yararlı olmaktadır. Grup teknikleri ile sürdürülen grupların bireysel çalışmalara göre bazı üstünlükleri vardır.
a) Grupla danışma, zaman tasarrufu sağlar. Kısa sürede toplu halde bulunan insanlara hizmet götürülebilir.
b) Ortak problemler yaşayan ailelerin, toplumla uyum güçlüklerini aşmada grup etkileşiminin geri bildirim düzeneği açısından olumlu ve geliştirici etkileri olur.
c) Sosyal dayanışma zemini hazırlanmış olur. Bir grup olarak duyguların yaşanıp paylaşılması, insanların birbirlerinden yardım ve destek talep etmelerini kolaylaştırır.
d) Kendi sorunların benzer sorunlarla ortak paylaşımı, zedelenmiş olabilecek güven duygusunu onarır, başvuru kaynaklarını arttırır, başetme yöntemlerinin kazanılmasına katkıda bulunur.
e) Az gelişmişliğin sancılarını yaşayan bir ülkede devlet desteğinin sağlanmasında uyarıcı olmak ve güç birleştirmede hızlandırıcı etkisi olur.
f) Somut güçlükleri bilinç dışına itme eğilimleri, bu tür gruplarda önlenmiş ve / veya sağıltılmış olur. Terapötik bir içgörü ve bilinç alanı gelişmesi sağlanmış olur.
g) Grup çalışmalarının işleyişi için çeşitli yöntemler ve teknikler düşünülebilir. Hem eğitim amaçları fem de terapötik amaçlar gözetilirse, yarı yapılandırılmış paylaşım- eğitim nitelikli gruplar düşünülebilir.
h) Düzenli aralıklarla kurumun tüm çalışanları, aile ve çocukların da katıldığı paylaşım ve yaşama günlerinin düzenlenmesi de sön derece yararlı sonuçlar vermektedir. Yükleyici yaşantıların birikmesini önleme amaçlı bu toplantıların çeşitli işlevleri vardır. Bu toplantılar, ailelerin kuruma güvenini arttırır, kurum çalışanlarının kendilerini yenileme konusunda motivasyonu artar ve otistik çocukların kendilerini yük hissetme olasılıkları azalır.
Aileyi de içine alan böyle dinamik etkileşimci ve çözümlemeci bir model gelişmiş ülkelerde de görülmemekte. Ancak bunun nedeni olarak bu ülkelerde gelişim farklılığı olanların devlet güvencesi içinde insanca yaşama koşullarına sahip olmalarıdır. Bizde olduğu gibi aile bu bireyi yaşam boyu desteklemek zorunda değildir.(Andreev,1994)
Sonuç olarak: bu yazıda aktarılan tüm savların deneysel çalışmalara konu olması otistiklerin daha bilimsel ve etik çerçevelerle ele alınması için kaçınılmazdır. Ancak “otizm” pek çok alanı işbirliği içinde çalışmaya zorlayan bir tablodur. Psikyatristler, gelişim ve öğrenme psikologları, eğitimciler, klinik psikologlar, sosyal çalışmacılardan ve hatta bio-fizik elektronik ve komünikasyon alanlarındaki uzmanlardan oluşan araştırma ekipleri ile çok daha anlaşılır hale gelecektir. Ancak yüzyılın başında terkedilmiş olan disiplinler arası çalışma yeniden gündeme gelebilirse.....
KAYNAKLAR
Andreev, Yani, Oligofrenopedagogika, Kliment Ohridski, Sofya, 1994
Barnopuw, Victor; Culture and Personality, Thrid Ed.,USA, 1979
Eracar, N., Farklı Olanla Birlikte Yaşamak, 8. Ulusal Eğitim Kongresi, Bildiri, Edirne, 1998
Eracar, N., Onur,V., Zihinsel ve Ruhsal Gelişim Bozukluğu Olanların Ele Alınışında Spontanlık ve Yaratıcılığın Yeri ve Önemi, Uluslararası I. Öğretmen Yetiştirme Sempozyumu, Bildiri, Çanakkale, 1997
Kemaloğlu,M.:Deliliğe Dair Tefekkür. Kitap. Antalya, 1993.
Onur, V., Eracar, N., Bir Entegrasyon Denemesinin Yönetim Boyutu:Otistikler Entegrasyon Kampları, 8. Ulusal Eğitim Kongresi, Bildiri, Edirne, 1998
27/03/2010 11:53